Kısacık ömrümüz var.50-80 yıl. Çok paran olsada her şeyi yapamazsın. Dünyada yapılabilecek her şeyi kısa ömrüne sığdıramazsın. Şuan Amerika'da yaşayan milyarder bir adamın Bostanlı sahilide kola çiğdem yapamıyacağını hepimiz iyi biliyoruz. Bu keyiften maruz kalıcak örneğin
Çok iyi kitaplar okudum, çok iyi filmler, diziler izledim, çok iyi oyunlar oynadım. Farklı düşünce akımlarını araştırdım. 28 yıllık hayatımda psikolojiye, sosyolojiye ve sinirbilime gönül verdim. Pek çok makale, yazı okudum. Araştırmalar yaptım. Okumalar gerçekleştirdim. Farklı şehirlere gittim, farklı insanlar tanıdım. Farklı düzeylerde sohbetler ettim insanlarla. Öğrendim, okudum, araştırdım. 28 yaşına geldim.
Fakat ben hayatımda böyle özel ve güzel bir film izlemedim. Bugüne değin tükettiğim tüm sanat eserleri bir yana, 12 Angry Men benim için bir yana. Eser; 24 saattir susuz çölde su içmemiş bir insanın çölde bir dere yatağında su içmesi gibi akıcı. 90 dakika insana sanki 20 dakika gibi geliyor. Fazla berrak ve hınç, kin, nefret, öfke gibi şeylerden arınmış, sonunda ahlakın, iyiliğin, doğruluğun kötülüğe galip geldiği bir yapıt 12 Angry Men. Bugüne değin çekilmiş hiçbir film bu kadar akıcı değildi. Eser, ahlakın ve zekanın ne denli önemli olduğunu, önyargının ne kadar aşağı bir şey olduğunu ince ince işliyor. Bir bakmışsınız 90 dakika bitivermiş.
12 Angry Men'i hiçbir sinema filmi ile kıyaslamadım hayatım boyunca. Çünkü eser, herhangi bir film ile kıyaslanamayacak kadar özgün ve özel bir film. Mesela ben The Godfather'ı da hiçbir film ile karşılaştırmam. Bu, The Godfather'a hakaret olurdu. Bunun sebebi The Godfather'ın çok kaliteli olmasıdır....
Bazı eserler, oyunlar, filmler, kitaplar, diziler vardır. İzlediğinizde, okuduğunuzda, oynadığınızda size başka hiçbir eserin hissettirmediği şeyler hissettirirler. Çok gülersiniz bir komedi filmine, sizi o kadar güldüren bir film olmamıştır. Çok ağlarsınız bir dizinin final bölümüne, hiçbir dizi sizi o kadar ağlatmamıştır. Çok seversiniz bir kitabı, daha önce hiçbir kitabı o kadar çok sevmemişsinizdir. Çok üzülürsünüz bir oyunda ölen karaktere, daha önce hiçbir oyun sizi o kadar üzmemiştir.
İşte Schindler's List, bana daha önce herhangi bir film/dizi/oyun/kitapta hissetmediğim şeyler hissettiren nadir filmlerden biridir. Çok üzüldüğüm eserler oldu, fakat ben hiçbir esere Schindler's List'e üzüldüğüm kadar üzülemedim. Bu film beni buhrana sokan tek film. İzledikten sonra kendime gelmek için bana Seinfeld izlettiren tek film. Beni ağlatan tek film. Ben 28 yıllık hayatımda hiçbir filme ağlamadım, fakat Schindler's List'e hüngür hüngür ağladım.
Yahudileri bir fırına doldurdukları sahne vardı. İnsanların "Acaba yakılacak mıyım?" diye korktukları bir sahne. Ben orada dehşete düştüm, ürperdim. Hep bir kız çocuğum olmasını istedim. Ben bu istekle yaşadım hayatımı. Hâlâ öyle. Kırmızı paltolu küçük kız sokakta yürürken ben kendimden geçtim. O kadar tatlı ve şirindi ki. Dünyanın acımasızlığından bihaber paytak paytak yürüyor. Ne olduğunun bile tam olarak farkında değil. Ben ağladım o sahnede. Oskar'ın "Daha fazlasını kurtarabilirdim." dediği, filmin son...
Prison break: harika bir ilk sezona sahip bu dizinin 3. Ve 4. Sezonu berbat ötesidir. İlk sezonu ciddi anlamda her aksiyon severin izlemesi gereken, sürükleyici bir sezon. Ancak her sezon daha da kötü bir hale gelmeyi engelleyememiştir. Bu dizinin ikinci sezonu da 3. Ve 4. Sezona göre nispeten izlenilesi olsa da, 3. Ve 4. Sezon ile berabat ötesi olmaktan kurtulamamıştır.
The walking dead: ilk sezonla mükemmel bir giriş yapmıştır diziler dünyasına the walking dead. Hızlı, seri, bol aksiyon, bol macera, koşan zombiler, kargaşa, insanlar arası kavga, birbirine güvenmeyen insanlar topluluğu, kan, şiddet derken ortaya harika bir ilk sezon çıkmıştı. 2. Sezonu da sonraki sezonlara göre nispeten izlenilesi olsa da, 2. Sezondan son sezona kadar yıllarca çöp bir dizi olmaktan kurtulamamıştır.
Oz: oz, gelmiş geçmiş en iyi dizilerden biridir. Dexter, twd ve prison break kalibresinde değildir asla. Ancak oz, her ne kadar harika bir dizi olsa da sonradan bozmuş ve mantık hatalarıyla dolu bir dizi olmuştur. Kendi içinde bozmuş bir dizi olduğu için oz'u ekleme gereği duydum. Son sezonlarını tek tek ele aldığımızda bile yine de bir çok diziden daha iyidir, son sezonları asla çöp değildir ancak oz, son sezonları ile bozmuştur. Bozduğu için eklemek istedim. Tekrar söylüyorum, çöp değildir asla,...
1) dekalog: kieslowski'nin adeta bir dostoyevski romanını anımsatan bu eserini, varoluş kaygısı yaşayanların izlemesi gerekmektedir. Dizi hayatın anlamını arayan, yalnızlık çerçeveli, izlediğim en dramatik dizidir. Buram buram kasvet kokan dekalog, öyle zannediyorum ki dram dizileri içindeki en iyi eserdir.
2) chernobyl: vurucu bir dram dizisi. Pripyat çernobil kazasında yaşananları ve sonrasını objektif ve bir hayli dramatik bir yapıda yansıtıyor. Belgesel gibi bir dizi izliyoruz. Acılar, yaşananlar, dram, o anların tek tek içine sokuyor seyirciyi. Bugüne kadar pripyat çernobil kazasıyla ilgili (bunlara belgeselleri de ekleyelim) yapılmış en iyi eser. Vurucu, yıkıcı bir yapıt.
3) breaking bad: bana televizyonda sanatın karşılığı hangi dizidir diye sorsalar, breaking bad derim. çok ince bir dram dizisi. özellikle bazı bölümler, örneğin ozymandias adlı bölüm, bir drama nasıl yapılır niteliğinde ders adeta. Karakter analizinin en iyi yapıldığı, karakterlerin bir nakış gibi işlendiği bu dizi, dramatik yapıyı çok iyi kuruyor ve yer yer izleyenleri bir hayli hüzünlendiriyor.
4) six feet under: dizinin sadece final bölümü son 10 dakikası bile başlı başına en dramatik dizilerden biri olmasını sağlıyor six feet under'ın. ölüm teması insan doğasında en dramatik şeylerden biridir ve six feet under ölüm temasını işleyen tek dizidir belkide. Ya da bu kadar kaliteli işleyen ender bir dizidir.
5)...
Edebiyat dünyasında okunması zor kitaplar vardır. Kitap hem ansiklopedi gibidir, hem dili ağırdır, hem de okuyabilmek için öncesinde başka çeşitli kitaplar okumanız gerekir. Belli bir entelektüel seviyeye ulaşmak gerekir. Karamazov kardeşler okunması zor kitaptır. Okuduğu ilk kitap karamazov kardeşler olan biri bu kitabı ne derece okuyabilir, anlayabilir? bir sanat dalı olarak sinemada da, bazı filmleri anlayabilmek için önce kapasitenizi geliştirmeniz gerekir. Film ağırdır, karışıktır ya da beyin yakar. İçerisindeki detayları görebilmeniz için analizlerini okumanız gerekmektedir. Size analiz okutmayacak olan şey artık kapasitenizin o filmlere alışmasıdır. Televizyon dünyasında da the wire, izlenebilecek son çizgi belki de. öncesinde bazı dizileri izlemeniz gerekiyor. Popülist ögeler içeren, ilişkilerin olduğu, aşkların yaşandığı içerisinde popüler kültür ögeleri barındıran dizileri (örneğin, the walking dead, fringe, lost) izlediyseniz the wire izlemek için yeterli düzeyde değilsiniz demektir. çünkü örneğin hayatını barbie bebeklerle geçiren bir kızın büyüyünce okula hala ciple babasının bırakması gibi. Zenginliğe, şatafata alışmış bu liseli kızımız, evde tek çalışan, eve eşşek yüküyle para getiren babasını kaybederse allak bullak olur. üstesinden gelemez. Böyle bir kız fakir kalamaz, fakirliğin ne olduğunu bilmiyordur çünkü. Bir tecrübe yaşaması gerekir bunun için. The wire, basamağın sonudur. En güzel şeyleri tükettikten sonra tüketilebilecek, bilgi dolu bir dizidir. Yaşadığın hayatın başkaları tarafından nasıl kolayca...
İki diziyi de izlemiş biri olarak iki dizi arasındaki farkları ve benzerlikleri yazmak istiyorum. Breaking bad bireysel psikolojiyi inceler. Karakter analizleri önemlidir, karakterlerin içsel dünyasını yansıtır. The wire toplumsal odaklıdır. Karakterler üzerinden sosyolojik çıkarımlar yapar. Breaking bad gerçekçidir, ağırdır. Mantık hatası bulundurmaz. The wire gerçektir. Yaşanan coğrafyayı, şehri, insanları ve suçları anlatır. Dizide oynayan bazı suçlular gerçekten baltimoreda suç işleyen karakterlerdir. Breaking bad karakterleriyle bir gece geçirmek istersiniz dışarıda ya da evde. The wire karakterleriyle aynı ülkede bile yaşamak istemezsiniz. The wire, senaristinin 10 yıl boyunca baltimoreda gazetecilik yapıp diziyi öyle yazdığı bir yapıttır, breaking bad kadar muazzam bir kurgu yapılmamıştır. Breaking bad'de marie gibi ifrit olduğunuz karakterler vardır, the wireda kimseye ifrit olmazsınız. Karakterler kötü de olsa hoşunuza gider. Breaking bad harika bir sanat eseridir, the wire okullarda okutulan bir derstir. Televizyonu icat eden adam bu iki dizi yayınlansın diye icat etmiştir. The wire hem hayatınızı anlamsızlaştırır hem de hayatınıza anlam katar. Karakterlerin birbirlerini keklik gibi öldürdüğü, suçun bozuk para gibi olduğu bir yapıtta hayatınızın önemi artar. Diğer bir husus, kimi zaman hayatınızın anlamsızlaşması, böyle gerçekçi bir yapıtı böylesine vurgulu, ideolojilerden sıyrılmış, dalaverelerin döndüğü, sapkın bir dünyayı izleyip çıkaracağınız derslerin hayatınıza getirilerinin ufak şeyler olması. İdealist bir insan olarak...
Yaklaşık 12 yıldır dizi izliyorum ve bir dönem her günümü dizilerle birlikte geçirdim. Burada dizi bilgisi en yüksek insanlardan biriyim.
Her televizyon dizisinin belli bir kalitesi vardır. Subjektif zevklerimiz olduğu gibi objektif olarak bakıldığında bir dizi ile ilgili ortada kolektif bir kaliteden söz edebiliriz. Bir dizinin kalitesinden söz etmek, onu yorumlamak için de objektif olup ayrım yapmamak gerekmektedir. İnsanlara kalite aşılamak, kötü diziler izlemelerini engellemek, bilinç oluşturmak için, izlenmemesi gereken kötü dizileri ve onların yerine izlenmesi gereken kaliteli iyi dizileri yazacağım.
İlk olarak izlenmemesi gereken kötü dizilerden bahsedelim.
1) teen wolf: sadece ergenlerin sevebileceği, alt tabaka vampirli kurt adamlı ergen dizisi. Bu diziyi izleyenlerin yaş ortalaması 13-19'dur.
2) the vampire diares: teen wolf'e nispeten daha izlenesi bir dizi olsa da, teen wolf gibi sadece hormonlara hitap eden kötü ve kalitesiz bir vampir dizisi.
3) supernatural: gerçek dışı olayların yaşandığı, herhangi bir kalite unsuru barındırmayan supernatural, izlenmemesi gereken kötü bir dizi.
4) the walking dead: bu da sadece hormonlara hitap eden, ilk sezondan sonra bozmuş bir zombi dizisidir. Bu diziyi 4. Sezona kadar zorla izledim. çok sıkıcı bir hal almaya başladığı için bıraktım. Bu benim izlediğim ilk yabancı dizi ve en iyi dizilerden biri olduğunu düşünüyordum. şimdi en kötü dizilerden biri...
Nezaketin, sabrın, hoşgörünün, alçakgönüllüğün, zekanın, iyi niyetin, anlayışın kendilerinden ve düşüncelerinden son derece emin insanların bile savunma mekanizmalarını ve kararlarını önemli ölçüde etkileyebilir ve değiştirebilir, ahlaksal kapasitenle insanlara iz bırakabilir, onların düşünce ve fikirlerinin yanlış olabileceğini öğretebilirsin. Mesele bir çocuğun suçlu olup olmaması değildir. Düşünme ve sorgulamanın gücüdür.
Jüri üyelerinden biri aşağılık kompleksi ile çocuğun suçlu olduğunu canı pahasına savunur. Aşağılık kompleksinin bir insanın hayatında ne kadar derin yaralar açabileceğine dair bir örnektir. Ve sonunda haksız olabileceğini kabullenmek zorunda kalır. çocuk suçludur ya da değildir. Mesele sonuçtan ziyade, o sonuca giden yolun ne kadar ahlaki olup olmadığıdır. Verileri ahlaka uygun toplamak, sonucu ahlaka uygun karar vermek zorundayız. Değerleri olan bir insan yolun ne kadar kirli olacağını önemsemeden sadece sonuç odaklı düşünmez.
Jüri üyemiz herkese anlayışlı ve iyimser yaklaşır. Aslında zekadan çok onun iyi, güzel ve ahlaki yönlerinin bir yansımasıdır herkesi kendisi gibi düşünmeye ikna etmesi. Mutlu bir toplum için refahtan ve ekonomiden ziyade toplum ahlakının ne derece önemli olduğuna dair bir öngörü. çünkü filmin sonunda herkes mutluydu. Ahlaki bir problemi çözdüler. Ve bu o grubun mutluluğunu artırdı. Bir toplum fakir bile olsa ahlaklı bir toplumsa eğer, o toplum mutludur. Ayrıca insan hayatındaki bir sorunu çözdüğünde acısı azalır, rahatlar, mutlu olur.
The wire genel özellikleri neler:
Dizi çok gerçekçi ve ağır.
Herhangi bir popülist ögeye sahip değil.
Ana karakteri yok.
Dizi tatava yapmıyor. İzleyiciyi çekmek için merak unsurunu yükseltmiyor. Olanı olduğu gibi gösteriyor. Bir sonraki bölümü izlemek için ipucu vermiyor.
Dizi çok maskülen, bana göre kadın izleyici oranının erkeklere göre en az olduğu dizi. Kadınsal ögeler kullanmamışlar diziyi kadınlara izletmek için.
Sokak dili ile konuşuyorlar. Suçlular beyefendi rolüne yatmıyor.
Yapıt, karakter iyi ya da tam kötü demiyor. Bir karakter kötüdür ya da iyidir yargısına varmıyor kendi içinde. Gerçekçi olduğu için suçlular gerçek hayatta nasılsa onu gösteriyor. İyi ya da kötü olduğu yargısına sen varıyorsun izleyici olarak.
Karakterlerden nefret de etmiyorsun sempati de duymuyorsun. Ben diziyi izlerken kimseye "orospu çocuğu" demedim. çünkü dizi sana olayları taraflı anlatmıyor, nefret et ya da sev demiyor.
O gerçekçiliğin için de sosyolojik çıkarımlar yapan bir sosyolog gibisin.
Omar little haricinde bağ kurabileceğin neredeyse hiçbir karakter yok. Unutma sosyologsun, duygusal yaklaşamazsın.
Oz ve the sopranos izleyenler bunu da izler. Birbirine yakın üç dizi.
Yapıt anti kahraman kaynıyor. özellikle omar little.
Dizinin hiçbir tabusu yok. Mesela bir komedi dizisinde eşcinsel karaktere espiritüel yaklaşılabiliyor. Eşcinselliği yermese bile toplumun eşcinselliğe olan agresif tavrı hissediliyor. Bu dizide o hiç yok. Eşcinselliği...
The wire, kolay olanı tüketmeye alışık seyircinin önüne konulan bölüm sonu canavarıdır. Breaking bad, the sopranos, six feet under, game of thrones gibi yapımlar nispeten daha kolay tüketilen televizyon dizileri olmalarına karşın the wire, ağırlığı ve gerçekçiliğiyle adeta seyirciyi zorlar. Hiçbir popülist öge barındırmayan the wire, bugün okullarda ders olarak okutulan bir yapıttır. Bunu anlattığı şeylerin gerçekçiliğinden, kokuşmuş bürokrasiyi en iyi şekilde göstermesinden, küçücük çocukların bile uyuşturucu sattığı bir dünyayı gözler önüne sermesinden dolayı başarmıştır.
Breaking bad gibi bir yapıt değildir. Breaking bad her ne kadar the wire ile birlikte izlediğim en iyi dizi olsa da, popülist ögeler, reyting kaygıları, estetik kaygısı güder. The wire da reyting ve/veya estetik kaygısı yoktur. Olanı olduğu gibi anlatır. Game of thrones, breaking bad, black mirror, sherlock gibi kaliteli yapımlar popülist ögeler içeren popülist yapımlar olmayı başarmışken, the wire yayınlandığı dönem kimsenin yüzüne bakmadığı, hiçbir ödül kazanamadığı bir dizidir. Fakat şuan imdb 'de puanı en yüksek dizilerden biridir. örseleyici bir gerçekçilik sunuyor the wire seyircilere. Felsefik bir kaygı gütmemesine rağmen çok felsefik bir dizi. Yapıtta artistik silah çekmeler yok. Karakterler kahraman değil, hepsi antikahraman. Seyircinin hoşa gitmesi için çekilmiş hiçbir sahne yok. Omar little dışında bağ kurabileceğiniz, "işte bu benim karakterim" diyebileceğiniz bir karakter...
Kieslowski sinemanın zirvesidir. O eserlerini seyircinin önüne yoğun bir kasvet ve acıya bulayarak sunar. çok yüksek perdeden olmasa da yapıtlarında anlam bulmak mümkündür. çünkü sadelik bazen müthiş bir şeydir.
Dekalog'da başardığı şeyi ancak bir deha başarabilir. Dekalog'da başarmış olduğu şey sinema/tv'deki en iyi iş. O bantta daha iyisi yapılmadı.
Kubrick'in dekalog'daki performansıyla taktirini kazanmış bir yönetmen kieslowski:
"büyük sinemacıların eserlerinin belli bir yönü üzerinde durma konusunda hep isteksiz olmuşumdur çünkü bunun, eseri kaçınılmaz olarak basitleştirme ve indirgeme ihtimali vardır. Fakat kieslowski ve yardımcı yazar piesiewicz'in senaryolarını içeren bu kitapta fikirlerden sadece bahsetmek yerine bunları dramatize etme konusunda çok ender rastlanan bir yetenekleri olduğu gözlemini yapmak yersiz olmaz. Kastettikleri şeyi dramatik bir eylemle anlatarak, seyircinin, anlatılanın ötesinde gerçekleşen şeyleri keşfetmesi gibi bir kazanca da sahip oluyorlar. Bunu öyle hayranlık verici bir yetenekle yapıyorlar ki fikirlerin ortaya çıkışını farkedemiyor ve ancak çok sonraları kalbinize ne kadar derinden nüfuz ettiklerini anlayabiliyorsunuz."
En iyi call of duty oyunu, call of duty 2, call of duty: modern warfare 2, call of duty 4: modern warfare'dan biridir. Nedenlerine değinip oynadığım bütün oyunları değerlendireceğim.
Call of duty (ilk oyun): ilk çıktığında devrim gibi oyundu. çok yenilikler içeriyordu. Oyunu yapan ekip medal of honor'dan gelmeydi ve moh oyunları da call of duty gelene kadar devrim niteliğindeydi. Bu oyunu oynadım. Gayet güzel bir oyun.
Call of duty 2: ikinci dünya savaşını adeta yaşatan bir oyundur. Harika atmosfer, aşırı yenilikçi oyun. Oyun çıktığında fps tarihinde öyle bir oyun görülmemişti. Oyunun atmosferi çok iyiydi. Oyun rusya bölümlerinde sizi üşütüyordu. Normandiya çıkarması çok zor bölümdü. Ben ilk oynadığımda bölümü 10 defaya yakın geçememiştim. Rusya bölümleri harikaydı. Ruslar fakirlikten bomba yerine patatesle talim yapıyorlardı. Oyunun sonu da etkileyiciydi. Captain price omzunda taşıyordu bizi.
Call of duty 4: modern warfare: bu oyunda call of duty 2 gibi yeniliklerle dolu bir oyundu. Hikayesi ve atmosferi çok iyiydi. Bu oyundaki pripyat çernobil bölümü bütün oyunlar içerisinde en iyi oyun bölümüdür. çıktığında herkes bir devrim olarak görüyordu oyunu. Yepyeni şeyler vardı.
Call of duty: world at war: ben bu oyunu pek beğenmedim ama güzeldi. Oyunun optimizasyon sorunları vardı, bilgisayarımda kasıyordu. Bence call of duty'nin ilk...
Oyun varoş mahallelerde intikam uğruna öldürdüğümüz karakterlerle geçiyor. Sinema izletisi gibi oyun. Sinematik sahneler ve diyaloglar sinematik düzlemde fotoroman olarak veriliyor. Bu da anlatımı kuvvetlendiriyor. Bir hayli mistik bir havası var oyunun. öldürmek için gittiğimiz mekanlar fazlasıyla varoş. Atmosferi derinleştiren bir yaklaşımla mekanları varoş mahalleler olarak seçmişler. Mesela oyunun bir yerinde yatakları titreştiren bir düğme var. Seks yapan insanlar fantazi olarak kullanıyorlar bunu. Oyunda kimsenin seks yaptığını görmüyorsun, biliyorsun. Varoşluk güzel verilmiş oyuncuya. Max evinde odalar arasında öldürülmüş eşi ve bebeğini arıyor, eşi ve bebeği ağlıyor. Max diye bağırıyor, ama max olarak bir türlü bulamıyoruz eşini. Mekanlar atmosfere çok uygun. Epik bir anlatım katmış bu oyuna. Ben çok dramatik bir film izliyor ve fotoroman okuyormuş gibi hissettim oyunu oynarken. Müzikler bu atmosferin ruhuna çok uygun. öldürmeye çalıştığımız boss karakterler çok iyi, kafayı sıyırmış deli karakterler. Oyun suç üzerine kurulu. Düşmanlarımızın hepsi suçlu karakterler. Uyuşturucu işin içinde. Mesela bir sahnede uyuşturucu çekmiş yoksul bir adamla bir tuvalette karşılaşıyoruz. üzeri kirli bir adam yere çömelmiş uyuşturucu etkisinde kendi kendine konuşuyor. Mekanın varoşluğuyla birleşiyor bu ve ortaya cidden çok iyi bir ambiyans çıkıyor. Bu arada max'in eşi ve bebeği oyunun başında öldürülüyor. Spoiler değil yani. Oyunda beğenmediğim tek şey max'in ekşi suratı. Resmen...
Tarihte türklerden zararlı, kötü, yoz bir şey çıkmamıştır. Türkler her zaman büyük oranda onurlu, erdemli, bilge bir millet olmuştur. Tarihte türklerin yaşantısı her zaman bütün bilgeliklerin toplamı olmuştur, her soruya cevap olmuştur. Bu derin, anlamlı tümceyi dile getirmek de bir türk'e nasip olmuştur. Türkler felsefe ve sanatla ilgilenmemişlerdir çünkü onlar toprağı muhafaza etmekle, savaşıp adaleti sağlamakla, ahlaki ve manevi olarak mükemmele yakın bir yaşantı sürmekle meşguldüler. Hiçbir zaman lüks içinde yaşayıp, zayıflamamışlar, kılıçlarını her zaman keskin tutmuşlardır. Türklerin felsefesi ve sanatı yaşantılarında olmuştur her zaman. Bakmayı ve yorumlamayı bilen insan tarih sahnesinde türklerden çok derin ve anlamlı şeyler çıkarır. Onur, ruh güzelliği, ahlak, doğruluk, saygı, sevgi, tevazu, nezaket, incelik, akıl, zeka, iyilik, bilgelik gibi çok değerli şeyleri içlerinde taşıyan münevver bir millet olmuştur türkler her zaman. Günümüz türk toplumunun bu geçmişi hak etmediği ise doğrudur.
Vito corleone'nin ölüm sahnesi üç film içindeki en iyi ve en doğal sahnedir. Portakal kabuklarıyla torununu korkutması, torununun sanki rol icabı değil de gerçekten korkması, vito corleone fenalaşıp düştüğünde torununun gülmesi, suyu dedesinin üzerine sıkması, kameranın tüm bunları karşıdan çekmesi muazzam bir sahnedir.
Luca brasi'nin ölüm sahnesinde düşmanlarının luca brasi'nin boğazına iple çökmesi, öldürürken adamın dilinin yanaklarından fırlayacak gibi olması, yüzünün ve gözlerinin kızarması, yüzünün aldığı şekil, luca brasi'nin direnmesi ancak düşmanların buna izin vermemesi de doğal ve gerçekçi bir sahnedir.
Michael corleone'nin restoranda polisi ve diğerini vurmadan önceki gerilim, michael'ın yüz ifadesi, ikisini vurduktan 8-10 saniye kadar sonra cesetlerin yavaşça, doğal ve gerçekçi bir biçimde yere düşmesi de güzel detaylardır.
İlk sahnelerde vito corleone'nin yanına gelen karakter, vito'nun gözünün önünde konum değiştirir. Ama bu sahneyi çekmez yönetmen. Karakterin hareket ettiğini, marlon brando'nun diğer karaktere konumlanmış hareket eden gözlerinden anlarız.
Michael corleone'nin hastanede dayak yediği sahne, yani yumruğu yiyişi ve bu darbeden sonra bayılır gibi kendini bırakması son derece gerçekçidir. Gerçek hayatta daha önce hiç kavga etmemiş zayıf bir insanın vereceği tepkiyle neredeyse aynıdır.
İhanet eden bir adamı götürüp şehirden uzak, buğday tarlalarının olduğu yerde, aracın içinde, bir elin silah çıkararak vurması, kameranın bunu önemsiz bir sahneyi kayda alıyormuş gibi...
Ahlaki bir filmdir.
Kadın yok, alkol yok, cinsellik yok, suç yok, şiddet yok, yalan yok.
Saflık ve temizlik var.
Ahlak, nezaket, zeka, iyi niyet var.
Zekice, duru ve akıcı bir film.
Batı yapımı olup da ahlaka uygun, ahlaki olan ender sanatsal eserlerden.
18 yaşında izledim. En çok keyif aldığım filmler içinde 1. Sırada. En iyi değil ama en güzel film. Film değil, bir eser. Bir başyapıt.
Boksu çok severim. Bir spordan fazlasıdır bana göre. Sporcunun kendini en yalnız hissettiği ve dünyanın en bireysel sporudur. Pek çok boksör, bir çok boks maçı izledim. Floyd patterson, rocky marciano, joe fraizer, george foreman, sonny liston, mike tyson, muhammad ali ve aklıma gelmeyen boksörleri izledim. Muhammad ali'nin çoğu maçını youtube'dan izledim. Muhammad ali'nin hayatını anlatan belgeseller de izledim. Diyebilirim ki muhammad ali kadar boksu estetik bir şekilde icra eden kimseyi izlemedim. Ali boks değil, sanat yapıyordu. Ve yine muhammad ali kadar iyi, hızlı ve seri bir boksör de izlemedim. Bir saniye içinde bir kaç yumruk vurabiliyordu rakibine. Bu ağır siklet bir boksör için çok ama çok zor bir şeydir. Tüy sikletler kadar hızlı ve seriydi muhammad ali. Ben maçlarını izlerken başka hiçbir boksörden bu kadar estetik zevk almadım.
Boks 1960-1970'lerde dünyada en çok sevilen ve takip edilen spordu. Boksun altın çağı diye tabir edilir 1970 ler. Tek maçtan milyon dolarlar kazanılan, boks maçlarının tvlerde reyting rekorları kırdığı zamanlar. Ve 60'lar ve 70'ler tabir yerindeyse, goril kadar güçlü ve korkutucu boksörlerin olduğu yıllardı. Earnie shavers, foreman, fraizer, liston, patterson gibi boksörler çok çok iyi boksörlerdi. Bu adamların boks maçlarını izledim ve iddia ediyorum bu adamlar günümüzdeki bütün boksörleri devirirler. Boksun boks...
Tarihte gerçekten üzüldüğüm insanlar ve olaylar olmuştur. Malcolm x ölümüne en çok üzüldüğüm insanlardan biridir. Dünya çapında bilinirliğe sahip olma, iyi ve güzel şeyler başarma ihtimaline sahipti. Yolunu kestiler. öldürülmeseydi kendisi bir çok insanın ismini duyduğunda saygıyla anacağı bir insan olacaktı. ırkçılığa karşı duruşu ve herkeste bulunmayan özel şeylere sahip oluşu takdirimi kazanmıştır.
Malcolm x 20. Yüzyılın en iyi ve en çok liderlik vasfına sahip insanıdır. Hitabet yeteneği olan zeki bir adamdı. Kitlelere coşku verebilen, doğruyu ve gerçeği anlatmaya çalışmış, hayatını insan haklarını savunmaya adamış bir insandı. Değerleri vardı.
Bir röportajda, malcolm x'in döneminde yaşamış bir adam:
"hitap ettiği insanların düşüncelerini ve enerjilerini alıp bizlere geri vermesi ve bizi hayatımızda hissettiğimizden daha güçlü, daha kuvvetli hissettirmesiydi. Kötü durumumuzu, ikinci sınıf vatandaş olarak davranılmamızı ortadan kaldırıp bizi dünyanın zirvesinde gibi hissettiriyordu. Sinirinden yakıp yıkmak isteyen insanları, yapıcı olmak isteyen insanlara çevirebiliyordu."
"asla kimseden sert bir şekilde nefret etmedim" diyerek insancıl oluşunu belli etmiştir.
şu sözüyle birlik olmanın önemini anlatmıştır:
"eğer size bir tokat atsam hissetmezsiniz bile çünkü parmaklarım ayrılmış durumda. Fakat size haddinizi bildirmek için yapmam gereken tek şey parmaklarımı bir araya getirmek."
şu sözüyle de korkusuzluğunu:
"endişelenmiyorum. 20 yıl önce öldüğüne inanan bir adamım ve ölü bir adam gibi yaşıyorum....
Ahlaklı, duygusal, manevi, aza tamah eden, aç kalabilen, hisli, zeki, cesaretli, harama el uzatmayan, sadık, sahibi ve koruması gereken her şey için canını verebilecek, gözüpek, güçlü, ciddi, çocuklara ve masumlara zarar vermeyen, korumacı, şerefli, söz dinleyen, utanan, hızlı, çevik, eğitilemez çünkü eğitilerek bu hale gelmiş, ağırbaşlı, cana yakın, akıllı bir köpektir. Hiçbir köpeğin kangal karşısında şansı yoktur.
Türkler orta asya'dan anadolu'ya gelirken yanlarında iki şey getirdiler: atlar ve kangallar. Türkler kangalları yıllarca yetiştirdiler, onlara baktılar. Türkler nasıl bir ahlak ve maneviyata sahiplerse, kangallara da onu öğrettiler. Zorlu koşullarda yiyecekleri sınırlıydı türkler'in. Bugün kangallar kuru bir ekmeği bile yiyebiliyorlar. Koca cüsselerine rağmen az ile yetinebiliyorlar.
Bütün köpekler içinde en değerli olandır kangal. Bize Türkler'den mirastır.
Breaking bad, bu çağda gördüğümüz tüm klişelikleri bir kenara atarak, sana düşünmen gerektiğini söylüyor ve buna bağlı olarak kalbinde gerçekleşecek duygusal fırtınaların kıvılcımını oluşturuyor. Basit bir olay örgüsünden yüzlerce kovalamacalar, küfürlü cümlelerle birlikte süslü replikler, arka plandaki acıklı bir müzikle 3 dakikalık ölüm sahnelerini göremezsin breaking bad'de. Bu dizi, yeni bir sanat akımı başlatacak kadar teknik sunuyor insanlara. Televizyonun buram buram klişe koktuğu 21. Yüzyılda, breaking bad, dostoyevski'nin yazdığı suç ve ceza'yı okuturcasına izlettiriyor kendini. Evinde poster diye kullanabileceğin kamera açılarını görüyorsun bu dizide. The godfather'ın sinema tarihindeki yerini, breaking bad televizyon tarihinde alıyor. Breaking bad, william shakespeare şiirselliğini ve dostoyevski'nin romanlarındaki kasvetliğini birleştiriyor kendinde. Sadece bunu yapmakla kalmıyor. Einsteinvâri bir dehayla, goethe karışımı bir estetiklikte sunuyor.
1) the wire: senaristinin 10 yıl boyunca dizinin çekildiği bölgede gazetecilik yaptığı, gerçek hayattaki suçlu insanların dizide rol aldığı, epik bir anlatıya, felsefik bir yöne, sistem eleştirisine ve aforizmalara sahip gelmiş geçmiş en gerçekçi dizi. The wire bugün okullarda ders olarak okutulmaktadır.
2) breaking bad: televizyonda çok yeni teknikler sunan, karakter analizinin en iyi yapıldığı, ana karakterin harika bir oyunculuk sergilediği bu dizi muhteşem bir sanatsallık örneği. Bir sanat eseri.
3) the sopranos: televizyonun en iyi antikahraman karakterine sahip bu dizi, psikoloji üzerine kuramlar barındıran, sağlam alt metinlere sahip, bir mafya dizisinden fazlası.
4) oz: bütün çıplaklığıyla hapishaneyi ve mahkumları anlatan bu dizi, felsefik bir yönü olmasının yanında sistem eleştirisi içeriyor. Karakterlerin ağzından aforizmalar söyleten oz, çok iyi bir hapishane dizisi.
5) `dekalog`: daha dramatik bir dizi izlemedim. Kieslowski'nin polonya televizyonu için yaptığı bu dizi, seyircinin kalbini acıyla doldurup esir alıyor. Hayatın anlamını arıyor. özellikle kubrick'in övgüyle bahsettiği bu diziyi tavsiye ediyorum herkese.
6) six feet under: ölüm üzerine daha iyi bir dizi izlemediğinize eminim. ölüme ve hayata dair çok güzel aforizmaları olan bu dizi, seyirciye kendini yakın hissettiriyor. Kendinizden bir şeyler bulacaksınız.
7) chernobyl: bir hayli vurucu olan bu mini dizi, pripyat çernobil patlamasını ve olay sonrasını anlatıyor. Atmosfer...
Ortalama bir ingiliz dizisi, ortalama bir amerikan dizisinden daha iyidir.
Black mirror'u efsane yapan şey ilk 2 sezonda kazandığı "reputation" idi.
Sonra bir amerikan dizi şirketi olan netflix, black mirror'un en iyi bölümü olan white christmas'tan sonra diziyi satın alıp black mirror standartlarının altında bir 3. Sezon çıkardı. Ardından gelen sezonlar ise berbattı. Bandersnatch tam bir saçmalıktı.
Dünyadaki en iyi dizileri genelde amerikalılar yapar, ancak dünyada güzel başlayan her türlü diziyi, sezonlar ilerledikçe en çok batıran da amerikalılardır.
Yine sherlock dizisini sadece ingiliz televizyonunun değil, dünya televizyonunun enleri arasına sokan şey, sherlock'un çoğu sinema filminden bile daha kaliteli olan 80 dakikalık bölümleriydi. Hatta irene adler'li 2. Sezon 1. Bölüm, muazzam bir işti.
Mesela black mirror'un ilk 2 sezonu biraz yüksek kültür işidir. Ancak ingilizler bu yüksek kültürü benimsemiş ve dizinin dünya çapında üne ulaşmasına sebep olmuşlardır.
Amerikalıların yaptığı yüksek kültür diyebileceğimiz bir dizi the wire ise, yayınlandığı dönem neredeyse hiçbi ödül kazanamamış, ve sezonlar ilerlerken hep az bilinen bi dizi olmuştur. Halen daha alması gereken övgüyü alamamaktadır.
Fikrimce üç film içinde en iyi oyunculuğu yapan Marlon Brando.
En iyi oyunculuğun sergilendiği sahne ise Don Vito Corleone'nin düğünde odasına gelen levazımatçının Vito'nun kulağına eğilip bi şeyler söyledikten sonra, Vito'nun sol el parmağını yüzüne yakın tutması ve o sırada Vito Corleone'nin gözlerinin levazımatçıyı takip etmesiyle levazımatçının nerede durduğunu, kamera levazımatçıyı göstermeden de anlıyor oluşumuz, üçlemenin en iyi oyunculuğuydu.
Al Pacino ilk filmde muazzam oyunculuk yapmış. İkinci filmde ise Robert De Niro da bu oyuncular arasında hiç sırıtmamış. Hatta şunu söylemek yanlış olmaz: biri Robert De Niro, diğeri Al Pacino olmak üzere sinema tarihinin en iyi iki oyuncusunun buluştuğu dört filmden en iyisi: The Godfather Part II.
Özellikle The Godfather'ın ilk filmini, sadece sinemanın en iyisi olarak değil, aynı zamanda bütün sanat dalları içerisinde en tepelere yerleştiririm. Bunun edebiyat versiyonu ise Karamazov Kardeşler. Her ikisi de aşmış iki sanatsal yapıttır ve bunların üzerine çıkmak inanılmaz zordur.
Kendim 12-13 yıldır kısa filmler çeken bi yönetmen olarak, kendi sanatıma en yakın film, The Godfather'ın ilk filmidir.
2. film teknik açıdan 1. filmden daha iyi olsa da, 1. film sanatsal anlamda üzerine çıkılmasının bir hayli zor olduğu bir filmdir.
Eğer 3. film, tıpkı 1. ve 2. film arasındaki gibi, 2 yıl süreyle piyasaya...