Psikiyatri Servisinden Notlar
6 kere yatmış olduğum psikiyatri servisinden notlar:
Bir tanesinde benim yaşlarımda bir kadın vardı. Eşi Romanmış, kadın hamile kaldıktan sonra kadını karnından bıçaklamış. Sonra düşük yapmış.
Gece saat 11-12 civarlarında, herkes uyurken o geceleri ağlıyordu. Bir gün bunun açıklamasını şöyle yaptı:
"Bebeğim beni çağırıyor."
Bebeğini eline alamadan, onu sevemeden, onu öpemeden, onu koklayamadan kaybetti. Aradan uzun zaman geçmiş olmasına rağmen bebeğine duyduğu özlemi ve hasreti gözyaşlarıyla belli ediyordu.
Bir tanesinde bir teyzemiz vardı, hasta mıydı refakatçi miydi tam hatırlamıyorum, televizyona çıktı. Ülkenin çok popüler süpermarketlerinden birine girip dans etmiş hastaneye gelmeden önce, oynamış. Kameraya yakalanmış, sonra görevliler bunu haber ajanslarına vermişler. Bize "Televizyona çıkmışım" demişti. Biz de çok amaçlı salonda TV'ye bakarken haberde gördük, aynı o teyze. Hoşuma gitmişti bu durum.
Bir keresinde de oğlunun refakatçiliğini yapan bir abla vardı, her gün sohbet ederdik. Bir gün bana gelip dedi ki: "Sen insanların aynasısın" ve "Senin değerli bir yalnızlığın var." İnsanların aynası olduğumu biliyordum; ancak yalnızlığımın değerli olduğunu daha sonraları, düşünerek fark ettim. O abla nasıl fark etti bunu 1,5 haftada bilmiyorum.
İlk yatışımı zaten unutamıyorum. İki hafta içinde taburcu olmuştum. Doktorların uyguladığı tedavi iyi gelmişti. Bunun dışında ilk yatışımdan taburcu olduğum zamana dek o kadar çok gönül inşa ettim ki. Zaten psikoloji, sinirbilim ve sosyoloji alanlarına on yıllardır ilgili bir insan olarak hastaları yerinde görme fırsatım oldu. Yatışlarımdan birinde bipolar bir öğretmenin atakta olduğu ana şahit oldum. Ailesinden biri gözümün önünde gözyaşı döküyordu. Hastayı yumuşak odaya aldılar.
Gönüller yapmak kısmı, serviste yaşadığım en harika deneyimlerden biri oldu. Oradaki insanları anlamak ve onlara yardımcı olmak beni çok mutlu ediyordu. Hatta servisteki kardeşlerimin, dayılarımın ve teyzelerimin problemlerine dair konuşurken bir gün biri şikâyet etti beni. Bir çok insana iyi gelmiş, onların duygularını anlamış, empati kurmuş ve diyalog kurmuştum.
İlk yatışımdan 2 hafta sonra taburcu oldum. Ortamı o kadar çok beğendim ki 1 hafta sonra bir daha yattım. Profesöre bunu anlattım, "Ortam çok güzel, bir daha yatmak istiyorum" dedim, kabul etti.
İlk yatışımdan sonra, profesöre "Böyle psikiyatrik sorunu olanların gittiği, bir yerde toplandığı, sohbet ettiği bir yer var mı?" diye sordum. O da toplum ruh sağlığı merkezinden bahsetti. Psikiyatri bölümünün içinde böyle bir yer varmış; bipolar, psikoz, depresyon ve benzeri hastalıklara sahip insanların bulunduğu yer. Hani Amerikan Hollywood filmlerinde uyuşturucudan kurtulmaya çalışan insanlar gider ya, toplanır, ona benzer. Breaking Bad'de Jesse Pinkman'ın uyuşturucuyu bırakmak için gittiği ve orada tanıştığı kadınla sevgili olduğu mekan vardı. Sonra Fight Club'tan Edward Norton'un gittiği ve Bob'un göğüslerine yatarak ağlayıp rahatladığı sahneler... İşte onlara benzer bir yer toplum ruh sağlığı merkezi. İnsanlar sabah 9'da geliyor, kahvaltı yapıyor; 1 saat sonra doktor, hemşire ve psikolog geliyor ve herkesle tek tek konuşuyorlar. Danışanlar birbirleriyle iletişim kuruyorlar. El işi, seramik, resim, drama, müzik aleti çalmak gibi şeyler öğreniyorlar.
Harika arkadaşlıklar kurdum; benden yaşça büyük ablalar, teyzeler, dayılar, benden küçük kardeşlerim, akranlarım, neredeyse her bir hastayla ilgilendim. Sorunlarını dinledim, onları telkin yoluyla rahatlattım. İyi geldim onlara.
Serviste en sevdiğim şeylerden biri de haftada iki kere asistan doktorla görüşme odasında yüz yüze, birebir konuşmaktı.
Bana verilen her bir ilacın ismini soruyordum. Eve gidince de araştırıyordum.
Bir yatışımda içeri 2-3 kere telefon soktum ve hepsinde de yakalandım.
Serviste yapılabilecek şeyler:
Yemek yemek, yemek dışında başka yiyecekler yemek, uyumak, sigara içmek, etkinliklere katılmak, sohbet etmek, iki dar ancak uzun koridorda yürüyüş yapmak, sabit telefondan gelen aramalarla yakınlarınızla konuşmak.
Son yatışımda, depresyonu olan bir kardeşim vardı. Onunla yürüyüş yapardık. Bir gün böyle yürürken bir şeylere güldük. O ara asistan doktor bizi gördü. O da gülümsedi bize; çünkü iyiye gittiğimizi düşündü o an. Bu anekdot hoşuma gitti. Ben de onun gülümseyişinden mutlu oldum. Daha sonra o asistanla ilk görüşmemizde bunun lafı geçti.
Orada şunu fark ettim: Dışarıda yapsam kimsenin gülmeyeceği esprilere gülen insanlar vardı. Bunun sebebi, oradaki insanların birbirlerine destek olmaları; çünkü dışarıdaki pek çok insanın onlara eksik ve yetersiz olarak baktıklarını biliyorlardı.
Her kesimden insan gördüm. İşsizi de, inşaat ustası da, öğretmeni de, doktoru da, babasının ölümüyle sarsılıp oraya gelen kadını da, evli çiftleri de, yalnızları da, intihara kalkışmış olanı da, psikoloğu da vs.
Herkes hiç olmadığı kadar paylaşımcı ve cömert idi. Hastalar ya da refakatçiler dışarıdan sipariş ettikleri ya da görüşme günlerinde yakınlarının getirdiği yiyecek ve içecekleri çok amaçlı salondaki kocaman masaya bırakır, "İsteyen herkes bundan alabilir" derdi. Hatta geçen yıl yazın, hayatım boyunca hiçbir yaz yemediğim kadar çok karpuz yedim.
Annem, her görüş gününde ziyaretime geliyordu. Bir gün geldi, bana dedi ki: "Oğlum, doğum günün yaklaşıyor, sana pasta ve kola alayım mı?" diye sordu. Ben de "Olur anne" diye cevap verdim.
Sonra, bir sonraki görüş gününde kocaman bir pasta ve kola getirdi. Hemşirelere verdi ve hemşireler de küçük dilimlere ayırıp herkese ikram etti. O gün doğum günümdü. Pastayı üfleyince herkes alkışladı beni. Çok güzeldi.
Toplum ruh sağlığı merkezinde tanışmış olduğum, benimle aynı yaşta bir kız var. Kendisi bir gün bana gelip, "Bipolar hastalığım her nüksettiğinde hastanede yazdığım yazılardan oluşan bir defterim var, okumak ister misin?" diye sordu. Ben de hay hay dedim, başım üzerine, okurum tabii ki. Defteri aldım, ilk birkaç ay dokunmadım kitaba, ardından bir gün benim de hastalığım nüksetti ve tekrar psikiyatri servisine yattım. Kızın verdiği defteri de yanımda götürdüm. Okudum o defteri. Kendi iç dünyasını bana açmıştı. Bir dolu şey yazıyor. Defteri benim dışımda kimseye vermemiş, sadece şu an erkek arkadaşı olan çocuğa görüntülü konuşurlarken okumuş biraz. Bir insanın iç dünyasını bana açması beni mutlu etmişti.
İnsanlar psikiyatrik hastalıkları olanlara genelde "Takma", "Geçer", "Aç değilsin, açıkta değilsin", "Naz yapma", "Asıl hastalar kanser olanlar" gibi şeyler söylüyorlar çokça. Ve itiraf edemeseler de psikiyatrik sorunu olup bir de üzerine ilaç içen insanları "yetersiz" ve "eksik" olarak nitelendiriyorlar.
Oysa bir gün biri bana demişti ki: "Dünyadaki en kötü hastalık, insanın kendisinde olan hastalıktır." Bunu duyduğum günden beri başka insanlara da söylerim; çünkü bir insanın başı ağrıyorsa başından başka bir şey düşünemez. Karnı ağrıyorsa tek odağı karnında olur. Midesi bulanıyorsa mide bulantısından başka bir şey düşünemez.
Ben bu başlığı, "Antidepresan kullanan insanların aciz olması" gibi psikiyatrik sorunları önemsiz bir rahatsızlık gibi gören insanlardan ötürü açtım.
Toplum ruh sağlığı merkezine gidiyorum, orada pek çok insan var, farklı farklı hastalıklar var. Her gün iletişimdeyim onlarla. Daha bugün bir kardeşim yanıma geldi mesela. Her gün geliyor. Bazen biz merkeze gidiyoruz, orada daha kalabalık oluyoruz. Toplum ruh sağlığı merkezine zaten günde yaklaşık 15-20 insan geliyor. Bunlar danışanlar. Hepsi hayat mücadelesi veriyor. Mesela daha iki hafta önce bir kardeşim, "Her yerde yek yazısı görüyorum, kötüyüm" demişti. Sonra gözlerine baktım, gözlerinden ne kadar kötü olduğunu anladım.
Geçen yıl, haziran-temmuz gibi, en son yatışımda, ağır depresyon geçiren bir abla vardı. Kadın felçli kızına bakıyordu 10+ yıldır. Bir sabah uyandığında saçlarının yarısının döküldüğünü söyledi bana. İlaçlarla ancak toparlamış ama kısacıktı saçları. Kızına bakmanın stresinden ağır depresyonla geldi hastaneye. "Acı çekiyorum, ölüm gibi bir şey" dedi bana. Evde yemek yiyemiyormuş, uyuyamıyormuş. Sigara + çay, başka bir şey yok dedi.
Hastaneye geldi, ilaçlar fayda etmiyor, bir iki saat anca uyutuyor, yatakta dönüp durmak bile acı veriyormuş. Her 30 dakikada bir çok amaçlı salonda yanına gider, "Abla nasılsın?" diye sorardım. Sonra ben taburcu oldum ama o ablayı 2-3 kere aradım. Son arayışımda, "Seni hatırlamıyorum" dedi bana; çünkü EKT tedavisi almıştı. EKT, beyne verilen elektrik ve bu elektriğin beynin çalışmayan taraflarını çalışır hale getirmek için kullanılan bir tedavi şekli. Ancak EKT'nin şöyle bir yanı var ki unutkanlık yapıyor. Ben o ablayı bir gün tekrar aradım, taburcu oldu dediler. Mesela beni hatırlıyor mu acaba hâlâ? Çünkü aramız iyiydi.
Mesela bir kardeşim de yatağı kırdı, kendi kolunu mahvetti çizerek, alçıya alındı kolu; depresyonu var ve atak gelince hiçbir şey gözünü görmüyor, ölüm bile. Öyle bir kardeşimdi. Hâlâ konuşuyoruz onunla, daha geçen konuştuk.
3 görüntüleme
Yorumlar
Giriş yap ya da üye ol yorum yapabilmek için.
Yorumlar yükleniyor...