Hikaye
Çocuk doğuyor...
Bir bebek geliyor dünyaya, minik, minnacık bedeniyle, ondan daha küçük yumuşacık elleriyle. Hiçbir şeyden habersiz, dünyanın sadece bir anne karnından ibaret olduğunu zannederek. çocuk büyüyor, süt içiyor, yemek yiyor, okula gidiyor. Her şeyi normal yaşıyor okulla tanışana dek. Sonrasında, en kötü başarısızlıklarla karşılaşıyor hayatının tamamında. Hiçbir zaman arkadaş edinemiyor. Bütün hepsi doğallıkla oluşturulmuş yalnızlığı, en ince ayrıntısına kadar yaşıyor, yaşamak zorunda kalıyor. Bağırıyorlar: neden normal değilsin? neden herkes gibi olamıyorsun? çocuk konuşuyor, dile geliyor, ifade ediyor kendini. Susturuyorlar: sen sus, boş konuşuyorsun, aptal! çocuk gülüyor. Güzel ve saf yüzündeki kahkahalar, kan ve göz yaşı oluyor birden. Hazmedemiyorlar...
Soğuk bir kış günü, bir bankın üzerinde, etrafta koşuşturan çocukları izliyor. Uzun saçlarının kırmızı paltosunun beline kadar ulaştığı, kendi yaşlarında gösterişsiz bir kız görüyor karşıda. Aynı kendisi gibi, yalnız, beklentisiz, umutsuz bakışlarla geçiyor önünden. Bir şeylerin şu dakikalarda son bulacağı hissine kapılarak, hayatında ilk defa, bir kızla konuşma isteği geçirerek yanına gidiyor. Kapalı hava, git gide büyüyen yağmur damlalarını beraberinde getirirken, yavaş adımlarla yürüyen kırmızı paltosunun kolluğundan sakince tutarak durduruyor. Hiç beklemediği bir anın yaşanması gibi, önemsiz ve dikkatsiz bakışlar birden pür dikkat kesiliveriyor kızda: "kolunuz..." diyor genç. "...çok inceler. Aynı benim bedenim gibi."
Anlamsız bir yüz ifadesiyle bakakalıyor kız. Bu sırada öksürüyor genç. Ard arda, uzunca bir süre, tamı tamına 40 saniye kadar öksürüyor. 1 dakika önceki bembeyaz yüzü, 1 dakika sonra kıpkırmızı, pancar gibi oluyor. Kızın şaşkınlığı daha bir artıyor.
"neyiniz var?" diye soruyor.
"bir şeyim yok." diyor genç, yeniden öksürmeye başlayarak.
"hayır, hayır. İyi değilsiniz siz. Bu normal öksürük değil."
"iyiyim ben. Bunu boş verin şimdi. Bir şeylerin tamamlanacağı hissi var içimde. Bir şeyler kopacakmış, bir şeyler sona erecekmiş hissi." yüzünü kızdan çevirip, son derece ciddi bir ifadeyle, sağa sola, çevreye bakarak:
"çok garip, sanki yüzyıllardır yaşayan koca bir çınarı kesecekler..."
"özür dilerim, sizi tanımıyorum, söyledikleriniz çok garip şeyler. üstelik çok kötü de görünüyorsunuz. üstünüz başınız..."
5 saniyelik sessizliğin ardından:
"hayır, hayır, lütfen! lütfen yanlış anlamayın. Kötü görünüyorsunuz, bir hastaneye ya da sağlık ocağına gitmelisiniz bence."
"sana iyi olduğumu söylemiştim!"
Uzunca bir süre öksürerek, zorlukla konuşmasını devam ettiriyor.
"iyiyim ben... Hiçbir yere gitmiyorum."
Yüzü tekrar kıpkırmızı oluyor. öksürüğün şiddeti öylesine artıyor ki, ayakta duracak hali kalmayan çocuk, yere yığılıyor. Kız hayatında ilk defa gördüğü bu genci ayağa kaldırmak istiyor, fakat tereddütte kalarak bundan vazgeçiyor. çocuk hala öksürüyor ve ağzından bir dolu kan fışkırıyor. Kız büyük bir şokla, kırmızı paltosuna fışkıran kanları önemsemeyerek, cebinden çıkardığı mendille çocuğun ağzını siliyor. Sonunda öksürüğü dinen çocuk büyük bir zorlukla ayağa kalkıyor. Kız onu banka götürüyor, genç hemen, bitiremediği konuşmasını tamamlıyor:
"gitmem için de bir sebep yok. Gayet iyiyim ben! anlıyor musun? iyiyim!"
...
...
...
"ayrıca ben, ben çok özür dilerim sizden. Eğer yanınıza gelip sizi durdurmasaydım, kolunuzdan tutmasaydım bunların hiçbiri başınıza gelmeyecekti. özür dilerim, beni af..." sözünü tamamlayamadan yine öksürmeye başlıyor. Genç, bir beklentisi olmadan, içten duyduğu saf istekle gitmiştir kızın yanına. Yavaşça, son derece sakin, fakat derinden, bıkkınlık veren yaşamın tarif edilemez yorgunluğuyla konuşmaya başlıyor çocuk: "şimdi anlıyorum haftalardır neden öksürdüğümü. Demek yaşam böyleymiş. Demek sadece acı çekmek için gelmişim buraya, bu kadar erken gideceğimi bilmeden. En gülüncü de, bunu şuan öğreniyor olmam. Demek hayat buymuş, elde etmek istediğin her şeyi söküp alman gereken bir yermiş hayat. Diğer türlü seni alıyorlar. Gördüm. Yine de, o kadar güzeldi ki yaşam, acıda hazzı gördüm. öyle alıştım ki bu kısa yolculuğumda ona, bırakamadım. O da beni bırakmadı."
Kız bunları duyabilmek için sokulmak zorunda kalmıştı. Müthiş bir ağırlıkla, fazlasıyla içtenlikle konuşuyordu genç. Biraz ileride, gülüşüp koşuşturan, oyun oynayan çocukları izliyor.
"bak mesela. şu iri olan varya, güçlü çocuk. Büyüyünce talimatlarını dinleyecekler onun. İstediği şeyi söke söke alacak o. Sonra, uzun olan. Evet, evet o. Seri, atik olacak ileride. İşini iyi yapacak. Böylelikle saygı duyacaklar ona. İş sahasında önü açık olacak. şu mavili. Ağzına geleni söyleyen biri olacak. Arkadaşlarıyla sohbet şekline bak. Hepsi fırça yiyor ondan. Her şeyi söyleyebilecek biri olacak o. Bu da, içinde hiç ukte kalmayacağı anlamına geliyor. Zayıf olan. Arkadaşlarını bir araya topluyor. Onun olduğu yerde herkes onu takip ediyor. çevresi, arkadaşları, dostları bol olacak. Bu da çok rahat bir yaşam demek. Eğer bir kızla tanışmak isterse, daha da ileri gidip onu elde etmek isterse bunları başarabilecektir. Benim az önce yaptığım rezilliklerin aksine, yapacaklarıyla etkileyebilecek onları. Mesela şuan benim yerimde olsaydı..."
çocuk başını yere eğiyor. Kız dikkatle, büsbütün acıyla, büyük bir buruklukla dinliyor onu. çocuklara dikiyor gözünü. Kenarda, kimsenin ilgilenmediği, oyuna alınmamış, yüzünden hüzün okunan çocuğa bakıyor. Yarım dakikalık bir sessizliğin ardından, hala çocuğa bakmaktayken devam ediyor konuşmasına.
"bir de şu kenarda oturan. Mahzun mahzun, arkadaşları oynarken onları izleyen çocuk. Eğer elinden tutulmazsa o da benim gibi, bir gün bir yerlerde, ölümü beklerken çaresizce... Bir şeyler, saçma şeyler anlatacak birilerine, senin gibi hiçbir şeyden habersiz insanlara. Belkide o bunu bile yaşayamadan ayrılacak. Hatta belki bir yeteneği vardır ve keşfedilir. Hayata bir çocuk kazandırılmış olunur. Kim bilir..."
Yağmur yavaşça hızlanırken genç yüzünü kıza çeviriyor.
"benim tüm hayatım, bir şeyleri enine boyuna, baştan aşağı, gereksizce inceleyip irdeleyerek geçiyor. Saatlerce düşünüp durmaktan, olmayan şeyleri kafamın içinde evirip çevirerek istemeden, olmuş olabileceği düşünceleriyle kendimi yiyip bitirmekten alamayarak."
Gözlerini yeniden çocuklara dikiyor.
"ama ne oldu? sonunda, sadece ben değil, organlarımda yiyip bitirmeye başladı beni. Demek... Demek tamamlanacak şey benmişim."
Yağmur git gide hızlanırken, çocuklar evlerine dağılmaya başlıyor. Gencin gözleri hala evlerine gitmeye çalışan çocuklarda oluyor.
"koca bir çınar benmişim meğer. Hislerim bile ne kadar yalancı, görüyor musun? koca bir çınar nerede, ben nerede. Koca çınar, kim bilir kaç kişiyi gölgesi altına alıp huzur verdi, kaç kişiye oksijen sağladı. Duruşu, ne kadar güzel. Oysa ben, bana bakan insanlar üzerinde, daha hiçbir iletişim kurmadan uzaklaştırıyorum onları kendimden. Bana iyi davranmamalarının sebebini, benim aptallığım, çirkinliğim, tarif edilemez çekingenliğim olarak görüyorum."
Tekrar kıza bakarak "sahi, sence de çirkin miyim?" diyor delikanlı. Hemen ardından gözlerini dakikalar önce gülüşen, ama şimdi kimsenin olmadığı boşluğa dikiyor. Yağmur şiddetini artırıyor. Biraz sonra simşek çakacaktır.
"yaşamım boyunca hep çirkin biri olarak görüldüm, bu yüzden aynaya bakmadım bile. Saçımın şekliyle oynamadım hiç. Kremler sürmedim, parfümler kullanmadım, güzel görünmek için iyi elbiseler giymedim. İnandırıldım, çirkin olduğuma. Oysa buna bir kez bile ben karar vermedim. Ben buna öyle inandırıldım ki, şuan bana çirkin olmadığımı, hatta güzel bile olduğumu söylesen, bana yalan söylemeyeceğini, ve hatta bunun gerçek olduğunu bilirim, ama buna inanmam. Gücenmiyorum bunlara. Bütün bunları istesem de yapamazdım."
Yağmur şiddetini son derece artırıyor, yere düşen damlalar büyük bir ses çıkarıyor. Kız uzun süredir dinlediği gence bir şeyler söylemek istiyor. Kırmızı, ne kalın ne ince, makyajsız yüzünde en güzel şey de dudaklarıdır. Bir şeyler söylemek için oynatıyor, ama umduğu gibi olmuyor ve bir şey söyleyemiyor. Gencin sözünü kesmek istemiyor. Ona göre öyle güzel ve içten konuşuyor ki, durup saatlerce dinleyebilir genci. Kız bunu bir kenara atmalı, söylemek istediği her neyse, bunu söylemeliydi artık. çünkü dakikalar sonra, artık yanında bunu söyleyebileceği kişi olmayacaktı. Kız şaşkın bir ifadeyle: “hayır, değilsin, çirkin değilsin. Bunu kimden duydun bilmiyorum, sana çirkin diyenler büyük bir körlükle bakmışlar sana.” genç gülümsüyor.
“öyle olsa bile...”
Yutkunarak devam ediyor kırmızı paltolu.
“…siz çirkin olamazsınız. Ne fiziksel olarak, ne de başka türlü. Değilsiniz.”
Yüzü üzgün bir hal alıyor.
“samimiyetime inanmanızı çok isterdim.”
Yağmur, bardaktan boşanırcasına akarken, gencin öksürmekten ağzının kenarları tümüyle kan oluyor, normalde beyaz yüzü, kıpkırmızı kesiliyor. Ne yapacağını bilmediğinden, biraz da isteyerek, en kenara geçip gencin başını sol dizine yatırıyor. Kızın gözünden bir damla yaş geldiyse de genç, bunu, yaşadığı ızdıraptan fark edemiyor.
Bir damla göz yaşı gencin yüzüne çarpıyor, fakat yağmur öyle bir hışımla yağıyor ki yağmur damlaları arasına karışarak kayboluyor. Kızın yüzünde büyük bir acının olduğunu görüyor genç. Biraz olsun rahatlatabilmek düşüncesiyle zorlukla, sanki vücudunda saklı kalmış son enerjiyi kullanarak, konuşmaya başlıyor.
"öksürmek bana acı vermiyor. Lütfen, gök yüzü bana sinirli, kendini kapatmış. Hava buz gibi, demek o da beni sevmiyor. şu soğuğa bak. Başka hiçkimse bana bu kadar soğuk olmamıştı. Lütfen, gök yüzü bile böyleyken, senin yüzün gülsün. Biri, sadece tek bir insan gülümsesin bana. Bir şeyler kopacakmış gibi oluyor demiştim. Yaklaşıyor, yakınımda. Elimi tutar mısın? canım, her gün ziyaretime gel, olur mu? lütfen. Yanıma gelecek kimsem yok. Belki sen olursun. Hem gelirsen, ben de seni... Seni..."
Kalbi atmayı bırakıyor, nabız duruyor.
Yağmur, bu şehirde daha önce hiç görülmemiş şekilde yağıyor. Müthiş bir karanlık çöküyor şehre. Sanki gök yüzü ona kızmamış, ağlıyor gibidir. Ve ölümü, herkesi hüzne boğmuşçasına karanlığa gömüyor. Her şey böylesine bir haldeyken, sokakta yalnız 2 gencin bulunduğu şu anda, şimdi, gerçek olan tek bir şey vardıysa, o da kızın göz yaşlarının çocuğun yüzünde göl olmasıdır. 15 dakikadır birlikteydiler ve genç, bu süre boyunca kızın içinde büyük bir sevgi volkanı oluşturmuştu ona karşı. Aynı şeyi gencin de ona beslediğini bilmiyordu ve yaşamının sonuna kadar, hiçbir şekilde öğrenemeyecekti bu gerçeği. Daha onu gördüğünde kopmaya başlamıştı içindeki duygular. Saf ve iyilik dolu tertemiz bir yürek görmüştü. Hayatı boyunca ilk defa bir kızla konuşma isteği duymuştu, o da 15 dakika önce, fark edemediği sevgisiyle birlikte. Eğer genç, bir dakikanın yarısı bile olmayan 20 saniye kadar daha yaşamış olsaydı, sevgi cümlesi kuracaktı kıza. Yapamadı, içinde kaldı yine. Bu sefer izin vermeyen o müthiş çekingenlik duygusu değildi. Karaciğeri. İflas etmiş, tükenmiş bir çocuğun vücudunda kalmayı başaramamış, kendini bırakıp bilinmeyen bir dünyaya doğru yol almıştı. İkisi de birbirlerine teşekkür etmeliydiler. Gencin bilmesi gereken şey, karaciğerinin onu iflas etmesiyle, içinde duyduğu isteği ilk defa bastırmamış, sonuna kadar ilerleterek, bir yere vardırmasıydı. Yani kızmamalıydı ona. Bunu kendisi bile yapamamıştı.
öldü genç. Kızın dizleri arasında, karanlığa kayboldu. Yağmur da biraz sonra dindi, güneş açtı. O semtte bir daha asla yağmur yağmadı.
5 görüntüleme
Yorumlar
Giriş yap ya da üye ol yorum yapabilmek için.
Yorumlar yükleniyor...